Akrep Burcu : Ölüm ve Yas

Güneş Akrep burcunda ve zaten Akrep burcunda olan Merkür ve Venüs’e eşlik edecek bir süre . Akrep burcu deyince  aklımıza astrolojide ayrıca Mars, Pluto ve 8. Ev de gelmeli, Evrimsel Astroloji’de özellikle Akrep, 8. Ev ve Pluto aynı arketipsel enerjiyi taşıyor.

Tek kelimeyle -dönüşüm- diyebilsek de biraz eksik kalır aslında. Dönüşüm enerjisi Akrep burcunda ölüm ile kendini gösterir. Dönüşmek için bırakmanın, ölmenin burcudur. Dolayısıyla bu kadar yoğun akrep enerjisi varken ölümden bahsetmemek olmaz. Her ne kadar görmekten, duymaktan kaçsak da, yokmuş gibi davransak da hayatın her alanına nüfus ediyor ölüm.

Akrep burcu ise kaçmıyor. Ölüm onun için bu muazzam gizemin bir parçası ve keşfedilmeyi bekleyen bir başka diyar. Akrep arketipinde bilinmeyenin arkasındakini keşfetme arzusu ölüme de bir merakla yaklaşmasına sebep oluyor. Ancak bu keşif arzusu rasyonel bir zihne hizmet etmiyor, ölümü mantıksal bir çerçeveye oturtmak, üzerine kitaplar yazmak için değil bu keşif. En nihayetinde Akrep burcu bir su elementi burcu ve varoluşu sezgilerle, hislerle ve duygularla anlamaya çalışır. Ölüm de o muazzam gizemin bir parçası ve zihin bu gizemi anlamak için yetersiz. O halde ölüm gibi bir gizemi ancak sezebiliriz, hissedebiliriz ve bizde yarattığı etkiyi duygularımız vasıtasıyla deneyimleyebiliriz. Akrep burcu da gizemi keşfederken gizemin bir parçası olduğunu bilerek bütün hücreleriyle ölüm deneyimini hissetmeye çalışır. Ölümü hissederek anlamaya çalışırken birgün kendisinin de öleceğini bilir. Ölüm her yerdedir. Ondan kaçış olmadığını bilir. 

Koç burcu ve Akrep burcu Mars gezegeninin yönetiminde, eskiler böyle yorumlamışlar. Savaş, Koç burcu iken savaştan arta kalanlar ise Akreptir. Nedir savaştan geriye kalan peki? Görmek istemediklerimiz… Ve tabii ki de -YAS- 

Akrep ölümü varoluşsal bir sorun olarak alıp zihniyle idrak etmeye çalışmaz demiştik, Akrep ne yapar; yasını tutar, bırakmak istemediği o parça ondan gittiği için, alındığı için bu deneyimi bütün çıplaklığıyla yaşar, hisseder. Kaçmaz. Bu gizemin bir süreliğine onu ele almasına, acıya boğmasına izin verir. Daha acısı dinmeden zihne uyup hayat devam ediyor deyip acısını geçiştirmez. Akrep bu yüzden tekin değildir. Kendini gizemin kollarına bırakıvermiştir. Acıyı bastırmadan acı üzerinden kendini dönüştürür. Akrep birçoğumuzun yokmuş gibi yaptığı, görmek, hissetmek istemediği ama içinde bulunduğumuz bu muazzam gizemin bir parçası olduğunu bildiği gerçeklere yüz çevirmez. Taşın altındadır, karanlık dahi olsa. 

Hayat içerisinde kaybettiklerimizin ardından yasımızı tutmadığımızda, acısını başka şeylerle bastırdığımızda donuklaşıyoruz. Yaşam enerjimiz tıkanıyor. Gökyüzünde bu kadar yoğun akrep burcu enerjisi varken bir eşzamanlılık yaratıp tutamadığımız yaslarımıza alan açabiliriz. Belki yıllar önce kaybettiğiniz o sevdiceğinizin tutulmamış yasıdır sizi yaşamdan alıkoyan. O halde biraz Akrep burcundan ilhamla kasım ve aralık aylarını yaşamda yasını tutamadıklarınıza ayırabilirsiniz. Yaşadığımız bu zaman aralığında yasa zaman ayırılmıyor. Adeta ölüm olmamış gibi davranmaya itiliyoruz sanki ya da ölüm gibi muazzam bir gizemin acısının içinde kayboluyoruz elimizi tutan olmadığı için. Ne iyi ki son yıllarda yas çemberleri yapılmaya başlandı. Böylelikle bu modern zamanlarda yasımızı tutmak için, paylaşmak ve duyulmak için gereksindiğimiz alanlar ve topluluklar oluşuyor. Yazının devamını Türkiye’ye ilk defa yas çemberlerini getiren Filiz Telek’in sözlerine bırakıyorum.

Yas, bir eşiktir, daha derin bir gizeme ve daha büyük bir bilgeliğe bir davettir. 

Yası tutulmayan ve paylaşılmayan acılar, kayıplar, hayal kırıklıkları, onları görmezden geldiğimizde kaybolup gitmezler; onları görüp onurlandırabileceğimiz en doğru zaman gelene kadar psişemizde ve vücudumuzda yer bulup bize eşlik ederler. Bunun çoğu zaman farkında olmayan bizler ise bu görünmez yükün altında ezilir, kendimizi bağımlılıklarımızla uyuşturarak ve giderek artan bir meşguliyet halinde, tam isimlendiremediğimiz bu duyguyla yüzleşmekten kaçınırız.

Halbuki acılarımız ve kayıplarımız için yas tutmak insan olmanın doğası gereğidir; bir şeyleri sevdiğimiz ve değer verdiğimiz anlamına gelir. Yas korktuğumuz gibi depresyona yol açmaz; bilakis yasların tutulamaması kalplerin katılaşmasına ve depresif ruh hallerine sebep olur. Yas, aslında gerektiği gibi yaşandığında ve ifade bulduğunda güçlü bir yaşam enerjisi açığa çıkar ve kişi yaşama daha sıkı bağlanır. Yası ve ölümü reddetmekten vazgeçerek, yaşam için duyduğumuz derin tutkuyu yeniden hissedebilir, kim olduğumuzu, nereye ait olduğumuzu ve kutsal olanı yeniden hatırlayabiliriz. Yas, yaşamla, başkalarıyla ve kendi ruhumuzla duygusal bir yakınlık kurabilmenin temel adımlarından biri.

Yasın tutulması için zaman ve alan açmak gerekir ki maalesef modern yaşamın içinde bu çok mümkün olamamaktadır. Ayrıca yas, kadim kültürlerde kolektif olarak pratik edilmiş, yas tutan kişi ait olduğu topluluk tarafından desteklenmiştir. Yas ritüelleri periodik olarak yapılmış ve bünyede biriken acılar bu ritüeller aracılığıyla temizlenmiştir. Şimdilerde ne yasımızı tutmak için kendimize alan ve zaman tanıyoruz, ne de bunu kolektif olarak, dayanışarak yapabiliyoruz. Böylece tutulmamış yaslar içimizde birikerek bizi ağırlaştırmaya ve katılaştırmaya, biz de bu duyguyla nasıl yüzleşeceğimizi bilemediğimiz için kendimizi uyuşturmaya ve meşgul tutmaya devam ediyoruz.

 

 

Sevgiyle,

Eda

Yorum Yap

E-Postanız güvende. Gerekli alanları doldurunuz*