Ben Bilmem!

 

Yunus Emre, Tapduk Emre’nin dergahına kabul edildiğinde arkasında ona ait ne varsa dergah kapısının dışında bıraktığını sanır. Bir hevesle Tapduk Emre’nin huzuruna çıktığında kendisine hak ettiği bir görev verilmesini bekler. Halden anlayan üstad Tapduk ise Yunus’un gözlerinin içine bakarak;

Ey Yunus sen bundan sonra “ Ben bilmem” zikrini çek, senin bundan sonraki görevin bu olsun, der. 

Dün Filiz Telek ve Bilge İnal’ın instagram canlı sohbetini dinledikten sonra aklıma Yunus Emre dizisindeki bu sahne geldi. İnsanlık olarak “Ben bilmem.” zikrini çekme zamanımız gelmiş gibi hissediyorum. Bu ne olduğunu tam olarak idrak edemediğimiz zorlu süreçlerde havada bolca fikirler, mesajlar, komplo teorileri uçuşuyor. Dün Filiz bunun aslında doğal bir insan eğilimi olduğundan bahsediyordu. Hikayeleri seviyoruz. Özellikle de belirsizlik zamanlarında bir hikaye yazarak kendimizi rahatlatma eğilimimiz var. Ancak Filiz bu aralar bu hikayelerden uzak durduğunu söylüyor. Bizleri güçlendiren hikayeler gerekli ama böyle zamanlarda her hikayeye de düşmemek gerek.

Ne ilginçtir ki Filiz’le 2020 için beraber verdiğimiz online seminerin başlığı da Yeni Bir Hikaye Örülüyor’du. Tabii ki burada girmekte olduğumuz bu yeni döngüde hep beraber ilmek ilmek kendi yeni hikayemizi yazmaktan bahsediyorduk. Korkuyla, belirsizlikle tutunduğumuz hikayeleri değil. 

Peki neden hikaye? Bu başlığın ilhamı aslında Charles Eisenstein’dan geliyor, çünkü Charles kitaplarında kapitalizm ile zirveye ulaşan ayrılık hikayesinin sona erdiğinden ve şimdi kavuşma hikayesini yazabileceğimizden bahseder.

2020 de bu hikayenin yazılması için ilk başlangıç çizgisi. Ancak işte eğer bu hikayeyi korkularımız sebebiyle aceleye getirip de hızlıca yazarsak, içerisinde geçmişin tortularından bolca barındırır. Ayrıca yazılmış hikayeleri hızlıca benimsemek de kendi yaratım gücümüzü dışlamamıza sebep olabilir. Tam da bu sebeple Kova Çağı üzerine türetilen senaryolar ( insanların robotlaşacağı, şimdi tepedekilerin bizleri evlere kapatarak test yaptıkları vb.) bana biraz tehlikeli geliyor. Aynı zamanda Doğa Ana adına yazılan hikayelerin, onun ağzından dökülen kelimelermiş gibi sunulması da ne kadar naif olsa da zorlama geliyor. Bütün bunlar, dün Filiz ve Bilge’nin bahsettiği gibi belirsizlik içerisinde kalmaya dayanamadığımız için oluyor. İyi ya da kötü farketmez hemen anlayalım, idrak edelim istiyoruz doğal bir insanlık hali olarak. Ancak işte aynı Yunus Emre gibi egomuzu tokatlıya tokatlıya “ben bilmem” zikri çekerek belki bilinmezliğin içinde kalabiliriz. Yeni bir hikaye yazmak için henüz erken gibi, daha eski hikayeyi taşıyan çanak boşalmamışken. Daha tutulmamış yüzyılların yasları varken ve yenileri de kalplerimize eklenirken. Bu defa geçiştiremeyiz. Bu defa sevgili Bilge’nin de bahsettiği gibi yaşamın içindeki o evreleri, doğum-yaşam-ölüm evrelerini derinlemesine görmemiz, hissetmemiz icap ediyor. Belki çok sevdiklerimizi kaybedeceğiz veya belki de yeni bir evreye geçmeden önceki o ağır sancıyı yaşayacağız. Bir evre kapanıyor, tamamlanıp ölüyorken ona gerektiği hürmeti gösterip acısını bastırmadan kalbimizde hissedebilir miyiz?  

Bunun için bildiğimizi, anladığımızı sanma kibirinden vazgeçebilir miyiz? 

Gökyüzüne bakarken de “ben bilmem” zikri çekmek gerek. Orada altın varaklı harflerle yazılmış manifestolar yok en nihayetinde. Yüz binlerce yılların gözlemlerinden damıtılarak gelmiş bir sembolizma var. Bu sembolizmayı okurken de “ben bilmem.”le ortaya çıkan o alçak gönüllülüğe ihtiyaç var. Öteki türlü parmağın işaret ettiği yerden çok parmağa takılıp kalmış oluyoruz. Öteki türlü bir ya da birkaç astrologun algısına sıkışmış kalmış oluyoruz. 

Mesela astroloji camiasının çok ama çok büyük bir kısmı 2020’den biraz önce ve sonrasında yaşadıklarımızın Satürn- Pluto kavuşumu ile bağlantılı olduğunu düşünüyor. Ancak Evrimsel Astroloji’nin en önemli isimlerinden Steven Forrest işin içinde Eris’in de parmağı olduğunu söylüyor. Pluto’nun dişil versiyonu olan Eris, bir süredir Satürn-Pluto kavuşumuna kare açı yaparak bu salgınla ortaya çıkan görüntüleri açıklıyor, diyor. Koç burcundaki Eris, Koç arketipinin gölgesi ile yüzleşmemizi, tuvalet kağıtlarının kapış kapış edilmesi üzerinden yansıtıyor. Rekabetin birlikten yoksun yüzünü gösteriyor. 

Gökyüzünde de tek bir hikaye, tek bir doğru yok. Corona’nın da tek bir açıklaması yok. Hakikati ancak fragmanlarla anlayabilecek seviyedeyiz birkaç istisna üstad dışında. İşte tam bu noktada Hz. Ebu Bekir’e atf edilen “İdrak etmekte aciz olmak da bir idraktir.” sözü kalbime gelip yerleşiyor. Yüreğimi tevazu kaplıyor. İçimden bir ses yapabileceğimin en iyisinin “ben bildim veya biliyorum.” naraları atmak yerine olanı olduğu gibi kabul etmek ve  bir insan olarak acımı, öfkemi, korkumu da O’nun şahitliğinde kabullenmek, sahiplenmek olduğunu söylüyor. 

Filiz’in de söylediği gibi ruhun karanlık gecesini yaşıyoruz. Bu uzun gecenin sonunda belki saçlarımız ağarmış olarak çıkacağız sabaha, ama o beyazlamış saçların taşıdığı bilgeliği elde etmeye de değer bu. 

2020 astrolojik açıdan aslında bir dergah, arkamızda her şeyimizi bırakmamız gereken. Yani sadece Satürn-Pluto kavuşumu + Eris ile bitmiyor, 4 Nisan’da Jüpiter – Pluto kavuşumu var, sonrasında Venüs Retrosu, sonbaharda Mars retrosu ve yılın sonunda da Jüpiter – Satürn kavuşumu var. Her biri kendi içinde güçlü enerjiler barındırıyor. O halde madem dergaha girdik şimdi halvet etmek icap eder. 

Aşkla

Eda

Yorum Yap

E-Postanız güvende. Gerekli alanları doldurunuz*