Mavi Hapın Sıkıcılığı

Ya Yoksa! Bülteninin ilk postasını hangi konuyla açsam diye bir kaç gündür düşünüyordum. Dokunmak, açmak istediğim birden fazla konu olmasına rağmen bir mesele vardı ki zihnimde dolanmayı bırakmıyordu. Ancak mesele öyle bir mesele ki hem haddimi aşıyor hem de içinde kayboluyorum. Ve lakin için de kaybolmaktan daha önce hiç bu kadar keyif almadığım bir konu bu.  Üstelik bültene ismini veren de yine aynı mesele. O halde haydi beraber kaybolalım. Cevaplar aramadan önce doğru soruları bulmayı deneyelim.

Budist felsefenin en temel meselesinden bahsedeceğim esasında 🙂 Ve hemen neden haddimi aştığımı anlayacaksınız.

Pema Chödrön “Start Where You Are : How to Accept Yourself and Others” adlı kitabında zihni eğitmenin yedi noktasından bahsederken kullanılan bazı sloganlardan bahseder. İlk sloganın da “ Regards all the dharmas as dreams.” olduğunu söyler. Türkçe’ye çevirirsek; “”Bütün dharmaların birer rüya olduğunu farzet.” (bu sloganlar aslında Tibet Budizm’inde “lojong” adıyla geçen bir zihin eğitme pratiğidir.)

Burada eğer dharma kelimesini sadece “dini öğreti, yol” olarak ele alırsak kafamız karışabilir. Dharmanın anlamlarından biri de “fenomen”, yani  felsefi bir terim olarak olgu, olay, görüngü anlamlarına geliyor. İşte buradan slogana bakarsak, diyor ki; tüm fenomenlerin birer rüya olduğunu farzet”

Pema Chödrön de zaten hadi basitleştirelim ve şöyle diyelim diyor; “Herşeyin birer rüya olduğunu farzet. Hayat bir rüya. Ölüm de bir rüya. Uyanmak bir rüya, uyumak bir rüya. Bir başka deyişle; her durum geçip giden bir hafıza.”

Bu sabah kalktın ve duş aldın, ancak şimdi bu sadece bir anı. Hayatında birçok sabah ve birçok gece geçirdin ve şimdi onların hepsi birer anı, geçip gittiler. Hayatında birçok defa canın yandı, öfkelendin, kalbin kırıldı, kayboldun ve şimdi hepsi sadece birer anı. Hafıza.

Peki Eda bunu bilmek, ya da böyle bakmak neyi değiştirecek diyen sesini duyar gibiyim 🙂

Bu yazdıklarımın çoğunuza çok da ilginç gelmediğini tahmin edebilirim, ne de olsa tasavvuf gibi bir öğretinin geliştiği topraklarda doğup büyüdük. Hiç olmazsa bir yerlerde mutlaka “bu alem bir rüya!” dendiğini işitmişizdir.

Buddha da bundan 2600 yıl önce derin meditasyonunda sabit, kalıcı, değişmeyen bir benlik olmadığını gördü ve aslında maddenin içindeki boşluğu gördü. Ve buna shunyata denildi. Emptiness. Boşluk.

Batıda da filozoflar ilk sorularıyla bunun peşine düştüler. Evrenin hiç değişmeyen, hep orada olan ilk maddesi, arkhe’si nedir diye sordular. Ateş dediler, su dediler, hava dediler. Platon idealar dedi. Duyularımızla algıladığımız dünya sürekli olarak değişen, dönüşen bir yapıda ise hakikat bu yanılsamalar dünyasına ait olamazdı dedi. Gerçek kalıcı, sürekli, ve değişmez olmalıydı…

Kimi derin tefekkürle, kimi de akıl yoluyla varoluşun bu geçici, rüyamsı ve sabit olmayan yapısına çarptılar, irkildiler.

Bu öyle bir mesele ki bir yandan anlıyormuşum gibi hissettiğim diğer yandan ise hiç anlamadığımı da bildiğim bir garip hal…Duyularımla deneyimlediğim dünya geçiciliğin narin ipiyle örülmüş kocaman bir ağ gibi ancak bu deneyimlediklerimin, dokunduklarımın, gördüklerimin olmadığı, boş olduğu anlamına gelemez ki… İşte bak parmaklarım nasıl da hissediyor şu klavyeyi, sırtımdaki ağrıya ne demeli? Yok sayamam ki, ben deneyimlerken varlar. Gerçekler.

Derken….

Bilişsel psikolog Donald Hoffman’ın bir röportajına denk geldim. İzlediğim günden beri zihnimin duvarlarına çarpıp çarpıp yankılanıyor. Diyor ki; duyularımızla algıladıklarımız gerçekliğin bir arayüzü sadece.

Ne?

Video yeterli gelmedi, videoda bahsedilen kitabını buldum, okumaya başladım. Orada bir metaforla videoda bahsettiği şeyi çok daha anlaşılır kılmış.

 

Metafora geçmeden önce videoyu seyretmeni tavsiye ederim, ancak o zaman ne demek istediğimi anlayabilirsin.

Duyularımız vasıtasıyla algıladığımız dünya gerçekliğin bir kısmı bile değil, tamamen gerçek değil diyor Hoffman. Tokat gibi. Hissettiniz mi 🙂 Yanağımda iziyle geziyorum epeydir.

Peki o halde karşıdan son sürat bana doğru gelen arabayı da dikkate almayayım, nasıl olsa gerçek değil, diyebilir miyim?  Hayır, arabadan kaçmamak pahalıya mal olabilir. O süratta gelen bir arabanın bedenindeki etkisini elbette ki hissedeceksin.

Peki o halde nasıl olur da gerçek olmaz?

İşte burada şu metaforu kullanıyor;

Farzet ki bir email yazıyorsun, ve bu klasör için varolan ikon mavi, dikdörtgen ve bilgisayarında masaüstünün ortasında yer alıyor. Bu klasörün kendisinin mavi, dikdörtgen ve bilgisayarının ortasında yer aldığı anlamına mı geliyor? Tabii ki değil. İkonun rengi klasörün rengi değil. Klasörlerin rengi olmaz. İkonun şekli ve pozisyonu da klasörün gerçek şekli ve pozisyonu değil. Hatta şekil, pozisyon ve renk bilgisayar klasörlerini tarif edemezler.

Bilgisayar masaüstünün arayüzünün amacı sana “gerçek”i göstermek değildir ki bu durumda onun gerçeği voltajlar, software’in katmanları ve devirleri olurdu. Aslında arayüzün amacı gerçeği perdelemektir ve gerçek yerine basit grafikler göstererek senin email yazmak, foto editlemek gibi basit görevleri yerine getirmeni sağlar. Bir email yazmak için voltajı değiştirmen gerekseydi, arkadaşın asla senden haber alamazdı. İşte evrimin yaptığı budur, diyor Hoffman. Bize duyular bahşetti ki böylece gerçek saklanabilsin. Basit ikonları oynattı ve bu sayede bizler hayatta kalıp neslimizi devam ettirebilelim.

Yine süratli bir şekilde bana doğru gelen arabanın gerçekliği de bu metaforda saklı. O mavi ikonu sırf gerçek değil diye bilgisayarımdaki çöp kutusuna doğru çekip oraya fırlatmıyorum değil mi? Bunu yaparsam bütün emaillerimi kaybedebilirim.

Evrim bizleri hayatta kalabileceğimiz bir yönde şekillendirdi. Mavi hapı doğar doğmaz yutmuş gelmek değil mi bu sizce de 🙂

O halde soru şu; sadece hayatta kalmakla mı yetineceğim?

Yoksa?

Eda

Yorum Yap

E-Postanız güvende. Gerekli alanları doldurunuz*