Belki instagram paylaşımlarımdan biliyorsunuzdur; AstroArt Astroloji okulunun düzenlediği Astroloji Günleri’ne katılmak için İstanbul’daydım. Bohçama hepsi birbirinden değerli muazzam bilgiler attım. Yazılarımda zaman zaman bu bilgilerden bahsedeceğim. Katıldığım workshoplar arasında ise David Cochrane ve Rick Levine’nin çalışmaları oldukça besleyiciydi. Her iki astroloğun çalışmaları bana astrolojinin hem sağ hem de sol beyne yönelik bir alan olduğunu tekrar gösterdi. İşin içine sezgilerimizi, ilham kanallarımızı açarak girerken matematiğin sihirli dünyasına da girmeden olmuyor. Analitik düzlemden bakıp istatistikler çıkarmak da astrolojinin ayrılmaz bir parçası. Beni de astroloji hakkında her zaman heyecanlandıran bu çok boyutlu yapısı.

 

Astroloji günlerine katılıp katılmamak hakkında emin değildim aslında. Ömrüm boyunca sadece bir kereliğine deneyimleyeceğim bir astrolojik etki altındayım. Neptün, Merkür’üme karşıt açı yapıyor. Bu süreci ilk 2018 bahar aylarında deneyimlemiştim. Yoğun kafa karışıklığı ve zihinsel süreçlerin dağılması olarak kendini göstermişti. Bu sebeple bu kadar yoğun bilginin olduğu bir etkinliğe katılmak aşırı gelebilir diye düşündüm. Ancak sonra yoğun gelirse de ara veririm olur biter, dedim.

Biraz daha açıklamak gerekirse; Neptün, gözle görünmeyen alemlerin eşiğinde durarak beşeri bütün kimliklerimizden soyunmamızı talep eden bir gezegen. Sınırları, kimlikleri, tanımları çözen bir enerjisi var. Eğer Neptün doğum haritamızdaki bir gezegene açı yapıyorsa, o gezegene ait fonksiyonlar dağılıp çözülüyor. Benim durumumda Neptün Merkürüme karşıt açı yaptığından, zihinsel fonksiyonları etkiliyor. Günlük hayatımı işlemez hale getirdiğini söyleyemem ki buna şükran doluyum. Etkisini daha çok kim olduğuma, ne olduğuma, ne yaptığıma dair fikirlerim ve inançlarım üzerinden gösteriyor.

Neptün’ü biraz hiçlik mertebesi ile bağdaştırıyorum. Egonun çözülüp hiçliğe karıştığı alem. Ehh bu alemin enerjisi gelip de size ulaşınca, “ben kimim?” “kendimi ne sanıyorum?” “ben aslında bir şey miyim?” gibi sorularla çalkanabiliyor zihniniz. Bu soruları tabii ki Neptün etkisi olmadan da sordum, sorarım ki bence tekamülüme hizmet eden sorular bunlar. Ancak Neptün etkisindeyken bu tip soruları sormakla kalmıyor, hissediyorsunuz da. Mesela hayat yolunda geldiğim noktayı sıfırladığım, yaptığım herşeyi yok saydığım ve kendimi aşırı değersiz hissettiğim günler oldu. Dayanamadığım zamanlarda ise kaçmaya çalıştım; tabii ki Neptünyen bir şekilde bol dizi ve film seyrederek. Eskiden olsa yine bir başka Neptünyen kaçış olan alkol ve sigaraya sığınırdım. Bu sefer Netflix aynı işlevi gördü.

 

Bir yandan da Neptün’ün gölgesi ile yüzleştiğimi de biliyordum. Hiçlik mertebesinin kendimi değersiz hissetmem gereken bir yer olmadığını sezgisel olarak bilsem de o deliğe düştüm. Çünkü Neptün’ün gölgesi olan “kurban” psikolojisine sığınmak o kadar kolay ki. Kendi değerimi hiçleyerek o çaresiz perişan kadına dönüşmek hatta biraz konfor alanı bile. Kendimi bu durum içerisinde bulmamın sebebi ise yukarıda bahsettiğim sorulara verdiğim yanlış cevaplardan geliyor. “Ben kimim?” “Bu sonsuzlukta yerim ne?” gibi kökten varoluşçu sorulara “astrologum” “kadınım” “ruhsal biriyim” “şöyleyim böyleyim” gibi cevaplarla yaklaşmak o hiçlikte ya da sonsuzlukta kolayca kaybolmama yol açtı. Hani biraz “evrenin de çok umrundaydı senin astrolog olman” gibi bir noktaya vardım 🙂 Neptün bu sonuçta! Kimliklerini at, soyun, çırılçıplak gel bu aleme diyor.

 

Ehh benim zaten Merkür’üm Başak’ta, hiçbir zaman “iyi” ile yetinemiyor, “mükemmel”i arıyor. Sorulara “ben şuyum, buyum” diye cevap verdikçe ne kadar da vasat bir “astrolog” “öğrenci” “öğretmen” “eş” vs. olduğuma dair dırdır edip duruyor. Anlayacağınız günlerce özgüven yerlerde… ben neredeyim bilmiyorum bile…

Peki neden Neptün’ün gölgesine sığındım? Çünkü ben kendimi hala dünyevi bir düzlemden hareketle yaptıklarım, başardıklarım, başaramadıklarım, insanların beni nasıl gördüğü ve görmediği üzerinden tanımladım. Neptün enerjisiyle çözülmeye başlamış zihin bariyerlerimi çaresizce toparlamaya çalışıyordum. Neptünyen enerji aslında olduğumu sandığım kişi olmadığımı, düşüncelerimden ibaret olmadığımı gösterirken ben inatla onlara tutunmak istedim. Hiçlik mertebesi; yani içinde tanımların, sınırların, kimliklerin eridiği o alem biraz da ürkütücü geldi. Özgüven pompalamaya çalışıyordum kendime ancak bu da yanlış bir stratejiydi çünkü zorla oldurmaya çalıştığım şeyle kendimi daha da özgüvensiz hissediyordum.

 

 

Bu ruh haliyle Astroloji Günleri’ne katıldım, sosyalleşmek için en yanlış zaman… Bir de düşünün yükselenim ve Ay’ım Aslan burcunda. Bir ortama girer girmez görülmek isteyen bir maymun var içimde! Bir yandan da onaylanmak istiyorum. İnsanlar gelsin “Ahh Eda süpersin, çok iyisin, mükemmel bir astrologsun vs.” desin istiyorum. Yaptığım kıyaslamaların haddi hesabı yok. Çiğ egom besle beni diye bağırıyor. Zihnimde hala “özgüven” ile “kendini beğenmişlik” arasındaki farkı, karşılaştığım insanlar üzerinden anlamaya çalışıyorum. Tam böyle bulanık düşüncelerimle delirmeye ramak kala Rick Levine ile karşılaştım. Kendisini yayınladığı videolardan tanıyordum zaten. Çılgın profesör izlenimi veriyor ilk bakışta ki Merkür’ü Koç’ta yetiş yetişebilirsen hızına. Sohbet ederken bana kaçınılmaz soruyu sordu: astrolojik kimliğim!

Ben Güneş Terazi, yükselen ve Ay Aslan, yani çok fazla Aslanım dedim.

Rick Levine ise öyle bir şey olmaz dedi. “Çok fazla Aslan / too much Leo” algısını, çok fazla eril enerjisi olan ve astroloji kitapları yazan “too much boys” verdi. Bak Aslanların dünyasına! Erkek aslanlar sürekli kavga halindedir. Sürekli ya savaşmalı ya da kaçmalıdır. Sürekli haremini korumak, diğer erkek aslanları savuşturmak zorundadır. Bağırış çağırış. Dişi Aslanların ise bu saçmalıklarla uğraşacak zamanı yoktur. Yavrularını koruması, yetiştirmesi, yemek bulması gerekir. Ayrıca bütün bunları diğer dişi aslanlarla beraber bir uyum içinde yapar. Bir yırtıcı yuvasına yaklaştığında karşısındakine “belki benden daha büyük ve güçlü olabilirsin, ama şunu bil ki sınırlarımı sonuna kadar zorlayacağım” der gibi bütün ihtişamıyla orada durur.Çok fazla Aslan olamazsın, olsan olsan “ too much lioness” olursun bunda da sıkıntı yok.( İngilizce erkek aslan “lion”, dişi aslan ise “lioness” olarak geçiyor)

 

Sanki günlerdir içine düştüğüm çukuru görmüş ve aşağıya bir ip uzatarak beni yukarıya çekiyor gibiydi. İşte “özgüven” ve “kendini beğenmişlik” üzerine aradığım cevap gelivermişti hem de en yalın haliyle. Sonrasında birkaç can dostla yaptığım sohbetler de hep bu konu üzerinden vuku buldu. Anladım ki insan var olmaya çalışırken raydan çıkabiliyor ve başka rayları kendi yolu gibi zannedebiliyor. Bazen yolu kaybedebiliyor. Bazen yoldan korkabiliyor. Bazen yolun yokuşlarından yorulabiliyor. Özgüven ise işte tam da burada devreye giriyor, kendinden de öte bir “öz”e güven. Kimliğinden, rütbenden, cinsinden, cinsiyetinden yani görünür aleme dair olan her ne varsa onun ötesindeki “öz”e güvenmek aslında özgüven. Ben o “öz”ün bir parçasıyım. O “öz” burada ve heryerde ve herşeyde.

 

Neptün’le yolculuğum henüz bitmiş değil, üstelik sonbaharda ve son kez olmak üzere ziyaretime Merkür’üm üzerinden yine gelecek. Şimdilik ondan öğrenebildiklerim bunlar. Biraz da rüyalarım ve meditasyon üzerinden almayı deneyeceğim onun ve aslında Öz’ün mesajlarını.

Bu arada benim yaşadığıma benzer süreçlerden geçmiş olabilirsiniz çünkü geçtiğimiz YeniAy’dan bu yana yoğun bir Neptün ve Balık burcu enerjisi hakim. O halde size de sorayım : Özgüven ile kendini beğenmişlik arasındaki fark ne? Kendinizi tanımladığınız sıfatlar bir anda eriyip gitse geriye ne kalır?

 

Sevgiyle,

Bir Neptün şarkısı eklemeden olmaz bu yazıya 🙂

Eda

 

2 Yorumlar

  • Herseferindefarklınickseçenkişi Yayınlandı Mart 24, 2019 10:32 am

    “Özgüven ile kendini beğenmişlik arasındaki fark ne? Kendinizi tanımladığınız sıfatlar bir anda eriyip gitse geriye ne kalır?”

    Bir süredir kendimi ve insanı anlamak için psikoloji ile ilgileniyorum. İnsan çok komplike bir varlık. Yaptıklarımız, bunları yaparken sebep olduğunu sandığımız motivasyonlarımız, aslında derinde yatanın çok başka şeyler olması…Benim merkürüm Balık ve açıları pek iyi değil. Karmaşık konuşur ve anlatırım, herkes hemen anlamaz. O yüzden kendimi de hep anlaşılmamış ve dışlanmış hissederim, üzülürüm. Yükselenim aslan ve güneşim koç. Sizdeki istekler bende de var ve aynı korkular,endişeler de… Ama bir yandan venüsüm de balıkta, ve güneş-neptün karem var. Çok olmakla hiç olmak arasında gidip geliyorum… Bazen diyorum ki, keşke kendini hırpalarcasına daha çok çalışsaydın daha yüksek not alsaydın, daha kısa sürede okul bitseydi, iş bulsaydın vs. Zamanım kendimi dövmekle geçiyor. Bazen de hiç olmak istiyorum. Nasıl olsa öleceğiz bu hırs niye? Olacak olan zaten olur bu madde hırsı, bu entrikalar niye? Aslında hepimizi içgüdülerimiz, çocukluktaki programlanmalarımız yönetiyor. Hiç farkında olamadığımız bir söz, bir hareket bile belki tüm hareketlerimizin ardındaki motivasyon ve bundan haberimiz bile yok. Of, yine karmaşık anlatıyorum 🙂 Bir psikoloji programında özgüvenin vasat bir şey olduğunu dinlemiştim. Akranlarınla aynı seviyedeysen, sıradan insanın yaptıklarını yapıyorsan tamam, yeterlisin. Kendini beğenmiş olmak,çok egolu olmak değil özgüven. Olduğun halinle kendini kabul etmek. 1 alsan da 100 alsan da seni sen olduğun için sevmen. Altı ya da üstü sıkıntı, giderilmemiş bir ihtiyaç. Eğer farkında olan, büyütürken fazla hırpalamayan ebeveynlerle büyürsek pek ala. Ama ülkemizde kaç kişi böyle büyüyor? Etraf büyümemiş ergen dolu. Hayattan alacaklı hisseden- ben de dahil- , öfkelenen insanlar sürüsü. Şu andaki toplum,söylem vs. zaten herkesi en iyi, en mükemmel, en her şeyi aynı anda en iyi şekilde yapan ve yaparken hiç yorulmayan, bir de üstüne çok mutlu olan insan olmayı dayatıyor. Yaşlanmak korkunç bir şey oldu mesela, yamuk burun, ince dudak korkunç oldu. Sevilmek, beğenilmek hiç bu kadar önemli, delicesine bir şey olmadı. Sürekli mükemmel, fit, sıfır kırışık ve bakımlı olmak zorundayız. Olmazsak devre dışıyız çünkü benden, bizden başka herkes öyle olmuş zaten. Oysa bu normal ve mümkün değil. Ülkemizde ebeveynlik çocuğu her türlü hırpalamak üzerine kurulu. Fiziken olmasa bile ruhen hırpalamak ki, en ağırı bu. Benim annem beni çok sever, canını verir ama beni ruhen öyle hırpalayarak büyüttü ki. (Çünkü ay mars boğanın son derecelerinde kavuşum ) O yüzden bütün ömrümü bilmeden dışarıdan onay arayarak geçirdim, verdiklerinde de inanmadım. Çünkü 100 de alsam 500 de alsam, ağzımla kuş da tutsam yaranamazdım. Çünkü annemler de kendi ebeveynlerine yaranamamışlar.O yüzden ben Harvard’a kabul edilsem de mutlu olamazdım çünkü derinimde hep yetersizim. Ve bilmek, hissetmeye engel olmuyor. O orada bir his, hiç geçmiyor. Bir yerden sonra bir his geliyor: E o zaman niye çabalıyorum? Ne için yaşıyoruz?
    Bence bu ülkede gerçekten özsaygı ve özgüven sahibi insan çok az çünkü toplumun dinamiğinde böyle bir şey yok, ebeveynlik stilinde böyle bir şey yok. İnsanlar bilmiyor. Zamanın saygı adı altında tir tir titretilen çocukları şimdi özgüven patlaması yaşayan çocuklar yetiştiriyorlar. Çünkü onlar hayattan alacaklı ve bu acıyı bari çocukları çekmesin, onlar alsın öçlerini. Bu sefer de narsist, saygı sevgi bilmeyen zorba bir nesil geliyor. Anca belki belki yeni yeni insanlar bilinçlenecek de sonraki nesiller bir nebze olması gerektiği gibi olacak. Kıssadan hisse, bütün bu yıllar boyunca bu kadar duygusal acı çekmeye, kendini hırpalamaya ne gerek vardı? İnsanlar birbirlerine neler yaptıklarını bir görebilseler keşke, biraz içgörüleri olsa… Ama biz hep manayı dışarıda arıyoruz, olmayacak aşklarda,yemekte, alışverişte. Çünkü içimizde olması gereken mana bazılarımıza maalesef ebeveynlerce -kötü niyet gütmeksizin, sadece bilmemekten- verilmemiş. Çünkü onlara da ebeveynleri vermemiş. Eh bu haritayı ben seçtiysem bu ebeveynleri de ben seçtim. Demek ki tekamülde lazımlar 🙂

    • Eda Ocak Yayınlandı Mart 24, 2019 11:29 am

      bir çok önemli noktaya dokunmuşsunuz ama benim içimde canlı kalan ve son zamanlarda karşıma çok sık çıkan bir konuyu hatırlattınız. O da “anne yarası”. Kendimden, çevremden, katıldığım çalışmalardaki diğer insanlardan, hemen hemen her kişiden aldığım bir bilgi var ki o da hepimizde çok derin anne kaynaklı yaralar var. Özgüven meselesi de gidip gelip bu yaraya dokunuyor. Bu tabii ki annelerimizin kötü kalpli insanlar olduğunu anlamına gelmiyor ama kırık kalpli kadınlar olduğu anlamına geliyor. Bir büyüğümle bunun hakkında konuşurken zaten bütün meselenin bu olduğundan dem vurmuştu. Kadınlar şifalandığında insanlık da şifalanacak gibi. Tabii ki bu biraz büyük bir genelleme oldu ama yazmadan edemedim. Paylaşımınız için minnettarım 🙂 Sevgiyle.

Yorum Yap

E-Postanız güvende. Gerekli alanları doldurunuz*