Yollar Sonsuz ve Başka!

Üstadından ayrıldığında 3 gün ağlamış, üstadı öldüğünde ise uzun süre göz yaşı dökmüş, annesi öldüğünde, kendisinde annesini gördüğü o dilenci kadın öldüğünde, öğrencileri arasında acı çeken biri olduğunda ağlamış hep ağlamış Shakbar. 

Onun bu kadar ağladığını görenler ne biçim bir Budist diye düşünmüşler. Gözyaşlarını fazla ve abartı bulmuşlar.  Bu durum, bu kadar gözyaşı bütün Budist okulların en temel prensibi olan “ılımlılık” ilkesine ters düşüyormuş. Ya da ters düşüyor gibi görünüyormuş diyelim.

Tibetli Budist Shakbar neredeyse ağlak monk denilecek kadar kederin ve yasın gözyaşları ile ifade edilmesine önem veriyormuş. Akıyorsa bırak aksın. 

“Neşe ve sevinç, yolun iki kenarında ayrı ayrı yürüyen iki gezgin gibidir; birden gelir ve birden giderler.” diyen de oymuş. 

Akıllardaki “monk” algısına ters düşse de kendine has varoluşu ile öğretiyi, yolu yürümüş Shakbar, aydınlanmış üstad. 

Şimdi bu hikayeden yası ve kederi yaşamakla ilgili uzun bir yazı çıkar lakin ben o köşeden dönmeyeceğim. Zira artık bunu sağır sultan bile duydu. Duygular ifade edilmeyince bedenin nasıl bir karşılık verdiğini artık hem psikolojik hem de bilimsel seviyeden iyice öğrendik, bolca konuştuk. Benim Shakbar’ın hikayesinde asıl ilgimi çeken ondaki bu sıradışılık, bu başkalık.

18. Yüzyıldan gelen bu yaşam hikayesini bu sebeple şimdiye bağlayayım, izninizle.

Yakın zamanda doğum haritasını iyi bildiğim, oldukça güçlü Yay enerjisine sahip bir arkadaşım bir başkası tarafından nasıl eleştirildiğinden bahsediyordu. Yerinde duramamaktan, gezmeyi bir kaçış olarak gördüğünden dem vurulmuş çokça.  

Astroloji çalışan biri olarak bu tarz söylemlerin ne kadar gereksiz ve hatta zararlı olduğunu her seansta görüyorum. Kimi zaman da komik çünkü Güneş’i, Venüs’ü, Merkür’ü Yay’da olan birine çok geziyorsun, hep kaçmaya çalışıyorsun demek komik, hakikatten komik. Buraya gezmeye, farklı kültürleri, coğrafyaları, insanları tanıyarak ufkunu genişletmeye gelmiş birine çok geziyorsun demek bir yandan da kişiyi  kabul görmüş bir role yerleştirmeye çalışması. Oysaki o sadece tasarımını yaşıyor, kendini gerçekleştiriyor. 

Ancak işte spiritüel camiada oluşmuş bazı kalıplar var. Ve bazen farkına varmadan sistemin tektipleştirme çalışmasının benzerini biz birbirimize uyguluyoruz. Shakbar yaşadığı dönemde insanların kafasındaki Budist, monk, spiritüel insan algısını, acısını doya doya yaşayarak yıkıyor. Çağımızda yaşasa hala aynı eleştirileri alırdı sanırım.”Şuna bak, güya aydınlanmış ama annesinin ardından hüngür hüngür ağlıyor.” gibi….

Manevi yolun yolcusu olmak demek belli bir rol modele benzemeye çalışarak geçirilen bir ömürden ziyade kendi yolunu bulmak demek gibi geliyor bana. Artık Barbie bebeklerin bile mindfulness’lu versiyonunu yapmaya başladıkları bir zamana girmiş durumdayız. Lotus pozunda bir barbie bebeğe dönüşmemiz için birbirimizi iteklemek yerine herkesin kendi biricik yolundan gidişini onurlandırarak çıkarız bu fabrikasyon yaşamlardan. Kimi ilişkilerden öğrenecek, ilişkiler üstadı, yolu olacak, kimi de yalnızlığında keşfedecek gerçekliğin doğasını, kimi de yolları arşınlarken eğitecek zihnini. 

Kova çağına girdik bilmem ama bence içimizdeki Kova’yı bi salalım artık da kendi özgür doğasını yaşasın. Uyum sağlarken, uysallaştırırken, aynılaşırken kaybettiklerimizi hatırlama zamanı geldi velhasıl kelam.

Ve doyasıya ağlayan Shakbar’ı da ruhsal ailemize dahil edelim derim 🙂 

Yorum Yap

E-Postanız güvende. Gerekli alanları doldurunuz*